Sorun çözme kabiliyetimiz köreldiği ölçüde sorunlarımızın geometrik büyüdüğüne şahit oluyoruz. Tıpkı enflasyon ve adalet gibi sığınmacı sorunu da bunların başında geliyor.
Tek söylemi sığınmacı karşıtlığı olan Zafer Partisi’nin aldığı oy oranına bakarak toplumun bu sorunu umursamadığını düşünmek bence çok yanlış çünkü CHP’ye yerel seçimleri kazandıran tam da bu partiden ödünç aldığı söylemdi. Bolu’da, Afyon’da, Kütahya’da, Uşak’ta kazanmasının başlıca sebebi, CHP’li adayların kullandıkları dille Zafer Partisi’ni işlevsiz bırakmasıydı.
Aldığı oy oranına bakarak Zafer Partisi’nin başarısız olduğunu iddia edebilirsiniz ama merkezi sağa çektiği de kesin. Bu bakımdan, kendisi değilse de fikirlerinin muhalefet belediyelerinin çoğunda iktidara geldiğini söyleyebiliriz.
Anketlere bakınca, sığınmacı sorununun düşürülemeyen enflasyon, herkesi her gün biraz daha perişan eden hayat pahalılığı ve hukuksuzluktan sonra geldiğini görüyoruz ki bu da son derece doğal. En yakıcı sorunlardan biri olsa da mazisi çok geriye gitmiyor. Türkiye’ye ilk kitlesel sığınmacı akını Suriye’deki içsavaş başlayınca geldi. 2013’te kimyasal silah kullanılınca Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların sayısının da epey arttığını gördük. 2016, çözüme yaklaşılan en kritik yıldı.
İstiap haddinin dolduğuna yönelik açıklamalar yapan Türkiye daha fazla sığınmacı alamayacağını söylemiş, Batı’yla müzakereler başlamıştı. Şimdilerde, bir şehir efsanesi olsa da varlığından kimsenin şüphe etmediği yürürlüğe girmiş bir Geri Kabul Anlaşması yoktu, bir tek sığınmacı bile bu anlaşma imzalandığı için Türkiye’ye girmedi.
Hatta sığınmacıların Türkiye’den gitmesi için çalışmalar da yapılmıştı, sığınmacılarla dolu ilk uçaklar Berlin’e ve Helsinki’ye indi. İstiap haddi dolduğundan sığınan her yeni kişi için bir kişi Batı’ya gönderilecekti. Bu anlaşmanın bir tarafı da Türk vatandaşları için vize serbestisinin getirilmesiydi. Gümrük Birliği ile malların özgürce girdiği her yere artık o malları üretenler de girebilecekti. Bütün bunların gerçekleşmesine çok az kalmıştı; Siyasi Ahlak Yasası çıkacaktı, birkaç reform ve uyarlama yapılacaktı o kadar.
Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı bırakmasıyla birlikte rüzgâr tersine döndü, hemen ardından Batı’yla kavga başladı, derken 15 Temmuz oldu, OHAL geldi, sistem değişti ve çözüm fırsatı heba edildi.
Bütün bunlar sekiz sene önce oldu. Dört sene sonra –bugünden bakarsanız da dört sene önce- şartlar çok kötüleşmişse de çözüm için hâlâ umut vardı. Sorun kördüğüm haline gelmemişti, Afganistan henüz Taliban’ın eline düşmemişti, zor da olsa yönetilebilecek bir aşamadaydı.
İşte o günlerde, üstelik salgın her yanı kasıp kavuruyor, CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’in davetiyle “öteki İstanbul”u görmeye gittim. Aslında her şey Tekin’in “İstanbul’daki Afrika mahallesini biliyor musun?” diye provokatif bir soru sormasıyla başlamıştı. İstanbul’un bir yerinde bir Afrika mahallesi vardı ve ben adını bile duymamıştım. O zaman da Suriyelilerin ve Afganların mahalleleri vardı ama hacimleri bugünküyle kıyas kabul etmez.
“Pis sığınmacıların hastalık getirdiği” yaygarasına dair Tekin şöyle bir örnek vermişti: “Bir okuldan çağırmışlardı beni. 400 küsur öğrenci var, 172'sinin anadili Arapça. Öğretmenle öğrenci anlaşamıyor. Oraya Arapça bilen bir öğretmen göndermek zorundayız. Ama sorunlar bu kadar değil ki. Türklerle Araplar arasında da bir husumet oluşmuş. Niye? Temizlik yüzünden. Gittim o Suriyelilerin evlerine. Su yok! Su kesik! E ne oluyor, çocuklar bir zaman sonra bitleniyor. Biri bitlenince, sınıftaki diğer çocuklar da bitleniyor. Bit getiriyor diye kızıyorlar o insanlara ama mesele bu kadar kolay değil, sığınmışlar bize, sebebi ne olursa olsun, kol kanat germek zorundayız. Geçim meselesi bu. Suyu olsa, daha temiz bir yaşam olanağı sunabilsek o çocuk bitlenmeyecek. Böylece, aradaki husumet de ortadan kalkacak. Daha doğrusu, hiç oluşmayacak.”
2020’de bir tarafta mancınıkla fotoğraf çektiren popülistler; öte yanda, her şeye rağmen, sorunu gerçekten çözmek isteyen, son çözüm fırsatlarını heba etmek istemeyen bir akıl vardı. Gürsel Tekin’in insani, vicdani ve rasyonel yaklaşımı bence çok önemliydi, değerlendirilebilseydi bugün bambaşka bir Türkiye’den konuşuyor olabilirdik. Türkiye özellikle son sekiz senede sorun çözebilme yeteneğini iyice kaybetti.