
Yavuz Değirmenci
28 Şubat devam ediyor mu?
Zaman başı sonu belirsiz, sonsuz bir kavram. İnsanın yeryüzündeki bilinen hikayesi binlerce yıla dayanıyor. Zaman başka bir perspektiften bakınca ise hep durağan gibi. Kendini tekrar eden bir kısır döngü. İnsanın hırsları, kavgaları, zaafları, hayalleri, umutları hep aynı. Şairin ifadesiyle, “görünmez bir mezarlıktır zaman.”
Bu değişmeyen sonsuz, uçsuz bucaksız döngü içinde iz bırakan dönemler vardır. İşte 28 Şubat böyle dönemlerden biri. Adını dönemin en büyük tehditi olarak kodlanan İrticaya karşı alınacak tedbir kararlarının alındığı 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısından alıyor. Baskıcı, otoriter, askeri vesayetin hüküm sürdüğü günler.
Parti kapatmaların, İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiir nedeniyle görevden alınıp hapse gönderildiği, başörtülü insanların üniversitelere , kamu kurumlarına hatta Meclise bile alınmadığı, insanların fişlendiği, güvenlik taraması yöntemleriyle her türlü kamusal alandan uzak tutuldukları günler.
İbretler alınması gereken demokrasi tarihimize kara leke olarak geçen bir dönemden bahsediyoruz.
Ülkedeki muhafazakar ve dindar sosyolojinin tepesine kabus gibi çöken bu dönem toplumsal hafızadan hiç silinmedi. Silinmediği gibi ülkenin siyasi serüvenine yön veriyor.
Benim de Elazığ’da lise son sınıfta olduğum dönemde başlayıp İTÜ’de üniversite öğrencisi olduğum gençlik yıllarını kapsayan bu dönem haksızlıklara karşı duyduğum öfkeyi ve protestocu ruhumu hatırlatıyor. En sembolik eylem 11 Ekim 1998’de gerçekleşen “Başörtüsü için El Ele” insan zinciriydi. Tarihimizdeki en önemli pasif direniş örneklerinden biriydi belki.
Ülkenin bir ucundan diğer ucuna kesintisiz bir insan zinciri oluşturuldu. Başlangıç noktası olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi önünde idim. Karşımızda polis panzerleri ve canlı yayın araçları vardı. O günü hatırladıkça efkarlanırım. Geleneksel ve dindar bir çevreden geliyordum. İçinde bulunduğum “mahalle”ye karşı uygulanan bir despotizmle karşı karşıya idik. Gençliğin verdiği heyecanla öfkem her gün artıyordu. Ancak temel motivasyonum bir “mahalle” taassubu değil haksızlığa, adaletsizliğe, insanların hor görülmesine karşı tepkiydi.
Devlet aklına karşı millet aklı
Siyasi ve sosyolojik büyük hikayeler bir yana gencecik kızların ağladığına çaresiz kalmalarına çok şahit oldum. Gönül verdiğim partinin kapatılmasına, birinci parti olmasına rağmen iktidardan post-modern bir darbe ile indirilmesine, seçilmiş Belediye Başkanının şiir okuduğu için görevden alınıp cezaevine gönderilmesine, seçilmiş milletvekilinin başörtüsü nedeniyle had bildirilerek Meclisten kovulmasına isyan ediyordum. Mesele uzun burada kalsın.
Neden bu kadar uzun bir giriş yaptım? Zaman kavramını yaşadıkça anlıyor insan. Dile kolay yaklaşık 25 30 yıl öncesinden bahsediyorum. İşte o köprünün altından çok sular aktı. Siyaset sahnesinde depremler yaşandı. Medya imparatorluğunun manşetlerine ve tüm baskılara karşı siyasi zafer elde edildi. Mağrurlar yenildi mağdurlar iktidara geldi. Tek başına İktidar olundu ama bu defa muktedir olunamadı. İktidarda iken bile parti kapatma davalarından tutun birçok vesayetçi hamleler devam etti.
Hikaye uzun yerimiz dar. Az gittik uz gittik ve nihayet iktidar olmak, muktedir olmak kavramlarının hepsi unutuldu gitti. Yargıda, medyada, mecliste, sendikada, sivil toplumda, kanarya sevenler derneğine kadar aklınıza gelecek her yerde Tek Adam düzeni egemen hale geldi.
İşte bu ahval ve şerait içinde Gazze’de 7 Ekim 2023 yılından beri devam eden insanlık alemi adına utanç verici barbarca bir soykırımla karşı karşıyayız. Siyonist İsrail devleti hiçbir insani değer tanımadan Gazze’yi içindeki milyonlarca insanla birlikte yok etmeye çalışıyor. Her gün bombalar altında parçalanmış insan cesetleri görmek en merhametsiz olan insanın bile yüreğini yakıyor. Açlık ve kıtlık en büyük imtihan. İnsanlar, kendilerine ait elde kalan son karış vatan toprağında, barbar bir devletin pençesinde ölüm pahasına direniyor. Dünyanın her yerinde her dinden her ideolojiden her kesimden insanlar soykırıma karşı soykırımcı İsrail devletini ve Netanyahu hükümetini protesto ediyor.
Ülkemizde de zaman zaman benzer protestolar yapılıyor. Özellikle iktidarın İsrail’e yönelik ticaretini ve İsrail’in akaryakıt tedariğinin ülkemiz üzerinden yapılmasını sık sık protesto ediyorlar. Taksim’de yapılan bir protesto eyleminde başörtülü genç kızların polis şiddetine maruz kaldığını yaka paça gözaltına alındıklarına şahit olduk.
TRT World’ün yaptığı “Kutsal İşgal” belgeselinin Taksim’de Atlas Sinemasındaki galasına katılmıştım. Oradaki bir grup başörtülü genç kız panel öncesi medeni biçimde protesto eylemi yapınca yaka paça dışarı çıkarıldı sonra öğrendik ki ikisi Filistinli imiş ve geri gönderme merkezine gönderilmiş. Benzer birçok örnek yaşandı. Fakat bu hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı TRT World Forum’da biri kadın diğeri erkek iki gencin doğrudan Sn. Erdoğan’ın yüzüne karşı yaptıkları protesto sembolik açıdan önemli bir eylemdi.
Bu eylemden dolayı salonda ve salon dışında demokratik protestoya katılan toplam 9 kişi gözaltına alındı. Üç gün gözaltından sonra tutuklanmalarına karar verildi. İktidar cenahında derin bir sessizlik hakim. 28 Şubat dönemini tepe tepe kullanan kanaat önderleri, gazeteciler, akademisyenler, STK’lar kısacası Vicdan suskun.
Sadece canlarını sıkan 9 gencin zindana atılmasında hiçbir beis görmüyorlar. Zulme karşı susmak dilsiz şeytandır sözü zalimin ve mazlumun kimliğine göre değişiyormuş. Sn. Erdoğan ile ortak bir özelliğimiz var. İkimiz de Ahmet Kaya’yı çok severiz. Ne diyordu merhum bir şarkısında “Suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar”. Yanlış veya doğru insanlar İsrail’e gemi gitmesin diye protesto ediyor. Bu kadar basit. Vaktiyle mağdur edildiği için hakkını savunduğumuz muktedirlerin derdi hak, hukuk ve özgürlükler değilmiş meğer.
Adalet ve özgürlükler için hakkını savunduğumuz başörtülüler onlar için kendi sazını çalıyorsa değerliymiş. Dün Meclisten başörtülü Merve Kavakçı kovuluyordu bugün ise seçilmiş milletvekili Can Atalay’ın Meclise gelmesine bile imkan verilmedi. Anayasa mahkemesi açık hükmüne rağmen hapiste tutuluyor. Şiir okuyan Belediye Başkanına siyasi yasak uygulanmıştı şimdilerde Ahmak davasıyla yine İstanbul Belediye Başkanına siyasi yasak getirilmek isteniyor. Nöbetleşe otoriterlik devam ediyor.
28 Şubat ruhu renk değiştirince ölmüş sayılmıyor, o ruh içinizde yaşıyor. Eski mağdurların yeni yaşam felsefesi “Amaca giden her yol mübahtır” oldu. 28 Şubat bitti ruhu kaldı, FETÖ gitti ahlakı miras kaldı. Devran dönmeye devam ediyor.
Şairin dizeleriyle veda edelim.
“Son umut kırılmıştır
Kaf Dağı’nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
An gelir
Kanunî Süleyman ölür”
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.
Vicdan ölmez.
Vicdan gemisi sonsuz zaman içinde yoluna devam eder.