İlker Yıldız

İlker Yıldız

Avrupa Birliği'ne girer miyiz?

Avrupa Birliği’nin kapısında bizim kadar bekleyen bir ülke hiç olmadı.

O zaman ki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na başvurumuz 31 Temmuz 1959’da tam 66 sene önce yapılmıştı. Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunu ise 1987 yılında yineledik ve müzakereler 2005 yılında başladı.

Diğer üyelerin müzakere geçmişine baktığımızda ortalama 5 yılda müzakereler tamamlanırken bizim sürecimizde 2018 yılına gelindiğinde, yani 13 sene geçtiğinde hala tamamlanmayan müzakere sürecini AB tek taraflı durdurduğunu açıklamıştı.

Gerekçe olarak da hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü - insan hakları alanındaki gerilemeler, yargı bağımsızlığına ilişkin kaygılar ve AB ile Türkiye arasındaki siyasi gerilimler (örneğin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, göç politikaları) gösterildi.

Aslında işin özeti şuydu: Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’yi 66 sene oyalayıp, bu 66 senelik bekleyişin sonunda da aralarına kabul etmemişlerdi.

Bu arada şunu da ifade etmek lazım. Avrupa Birliği hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, insan hakları alanındaki gerilemeler ve yargı bağımsızlığı ile ilgili konularda haklıydı. Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan iktidarının her yeni yılında bu maddelerde gerileme yaşayan bir ülke haline geldi.

Tekrara düşmeye gerek yok. Yıllardır neredeyse her gün türlü hukuksuzluk örneğinin haberini yapıyoruz. 2018’den bugüne geldiğimizde de bu maddelerin her birinde daha gerideyiz.

Her hafta yeni bir gazeteci, siyasetçi gözaltına alınırken bu maddelerdeki sorunların giderildiğini kimse söyleyemez.

Durum böyleyken Avrupa Birliği ülkelerinden gelen “Türkiye’yi aramızda görmek istiyoruz” açıklamalarının “Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü” minvalinde bir şaşkınlıkla karşılanması normal aslında.

Bugüne kıyasla daha demokratik günlerimiz olduğunda, ekonomimizin daha güvenilir olduğu dönemlerde bizi kabul etmeyen Avrupa Birliği ne oldu da şimdi Türkiye’yi aramıza alabiliriz türküsünü söylemeye başladı?

Bu bir ağza bal çalma hikayesi mi yoksa gerçeklik payı var mı?

Bu sorunun cevabını şimdiden vermek zor ama Trump’un dengesiz politikalarının Rusya karşısında AB’yi ve Ukrayna’yı yalnız bırakacağından çekinen Avrupa Birliği ABD’siz bir sürece kendini hazırlamaya çalışıyor.

ABD’nin çılgın başkanı her gün başka bir ülkeyi tehdit ederken yaptığı ya da yaptırdığı açıklamalar yenilir yutulur cinsten olmuyor. Daha dün Beyaz Saray’ın yeni sözcüsü Karoline Leavit “Fransızlar şuanda Almanca konuşmuyorlarsa bunu harika ülkemiz Amerika Birleşik Devletleri’ne borçlular” diyerek Fransızların Nazi işgaline hatırlatma yaptı.

Avrupa ülkelerinin ABD’nin yeni hükümetinden rahatsız olması ve ABD’siz bir plan yapmak istemesi çok doğal.

Bu bağlamda Ukrayna’nın direnişi her ne kadar takdir edilesi olursa olsun Rusya’nın büyük bir taarruz gücü olduğu ve AB ülkeleri için tehdit olduğu bir gerçek.

AB ülkelerinin toplam askeri personel sayısı yaklaşık 1,5 milyon civarında ve aktif saha deneyimi yok denecek kadar az.

Buna karşılık göz bebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri hala dünyanın en büyük ve güçlü ordularından biri. 460 bin aktif, 380 bin yedek kuvvet ile Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük ordusuna sahibiz ve modernizasyon açısından da iyi bir konumdayız.

Ve ordumuz yaklaşık 50 yıldır terörle mücadele ediyor, bölgesel operasyonlarda birebir saha muharebesi yapıyor. Dolayısıyla TSK Avrupa ülkelerinin ordularından çok daha iyi bir operasyonel beceriye sahip. Avrupa ülkeleri orduları İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Barış Gücü olmaktan öteye geçmediler.

İşte bu gibi nedenler Avrupa Birliği’nin artık Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu bize gösteriyor.

İç siyaset malzemesinden bağımsız bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde ortaya şu dört önerme çıkıyor.

AB tabii ki bölgenin en büyük ordusuna sahip Türkiye’yi yanına çekmek, Boğazları kullanabilme avantajına sahip olmak isteyecektir.

Öte yandan Çin elbette uzaktaki bir bölgesel güç olarak Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyecektir.

Rusya Avrupa’yı güçlendirmemek için tabii ki Türkiye’yi yanına çekmek isteyecektir.

Amerika tabii ki Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmamak isteyecektir zira Erdoğan demokrasi anlayışı olarak Rusya’ya daha yakın bir görüşte.

Böyle bir ortamda taraf olan bertaraf olur mu? Bence olur.

Türkiye’nin artık batıdan, AB’den yana bir tavır koyması gerekiyor. AB’den yana olmak demokrasiden yana olmaktır. Rusya’yı zaten biliyoruz da ABD’nin de ben tam anlamıyla demokratik bir ülke olduğunu düşünmüyorum. Demokrasi anlayışı kendi sınırları içerisinde var olsa bile dünyadaki temel misyonu demokrasi düşmanlığı diyebiliriz.

Demokrasi getireceğiz diye müdahale ettiği ülkelerin neredeyse tamamı Türkçe’ye başarısız devlet olarak çevrilebilecek “failed state” statüsüne ulaştılar. Failed state terimi genellikle bir devletin temel işlevlerini yerine getiremeyecek duruma geldiği ve içsel düzenin çökmeye yüz tuttuğu bir durumu tanımlar.

Başta Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi ordu modernizasyonu ve silahlanmaya ayırdıkları bütçeyi arttıracaklarını açıkladılar ama bu uzun ve meşakkatli bir süreç.

Türkiye’nin hazır durumdaki ordusuyla olası bir Rusya tehdidinde tampon bir müttefik olması Avrupalıların kulağına hoş geliyor olabilir.

AB her ne kadar Orta Doğu ile sınır komşusu olmak istemese de ilk başta Türkiye’yi Schengen Bölgesine dahil etmeden bir üyelik modeli teklif edebilir.

Türkiye böyle bir teklif gelirse bunu zafer olarak görmemeli ve bu teklifi kabul etmemelidir. Tam üyelikten taviz verilmemelidir.

Yalnız şunu da belirtmem gerekiyor. Bizim 2005 yılında müzakerelere başladığımız AB ile bugünkü AB aynı değil. AB ekonomik olarak daha zayıf, sosyolojik olarak daha karmaşık ve siyasi olarak aşırı sağ çok daha güçlü durumda.

Böyle bir ortamda AB Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu için müzakere sürecini hızlandırmaya karar verirse bu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başarısı olmayacak. Nitekim sürecin tıkanmasına neden olan maddelerin sebebi de Erdoğan’ın izlediği politikalardı.

İç siyasette olası üyelik süreci bir Reis hikayesine dönüştürülmeye çalışılacak ama bu gerçeği şimdiden söylemek ve hatırlamak çok önemli.

Önceki ve Sonraki Yazılar
İlker Yıldız Arşivi