Zeliha Altuntaş

Zeliha Altuntaş

Kadın, Namus ve Toprak

"Ben buna dua demem, Tanrı'yı alaya almak derim Tanrı bilir ya, bizim için dua etmiyor onlar, yağlı çöreklerini, çorbalarını yitirmek korkusuyla dua ediyorlar"

RABELAİS-GARGANTUA

Üçüncü dünya savaşı fiilen başlamış durumda. Ukrayna Savaşı ve Filistin soykırımı aslında savaşın ön cepheleri olarak ele alınabilir.

Tarihe ve günümüze baktığımızda kadınların savaş ile birlikte fethedilen, işgal edilen toprakların bir parçası ve “ganimeti” olduğunu görürüz. Kadınlar savaşlarda tacize, tecavüze uğramış, satılmış, köleleştirilmiş ve yurdundan edilmişlerdir.

Savaşlar özünde egemenlerin erk savaşları olarak biçimlenmiş, iktidar ve tahakküm ilişkilerini koşullamıştır.

Savaşlar erkek dünyasının ürünüdür. Ve o dünyanın en vahşi dışavurumudur. Sanıldığı gibi zafer bir erkek ordunun bir başka erkek orduyu yenmesiyle tamamlanmaz.

Fethedilme her alana yayılır. Bu fetih alanın başında kadınlar gelir. Savaş bir tecavüzse, kadınlar bunu stratejik olarak yaşayandır.

En başta toprağın ve kadınların “namus”larının "kirletilmesi" gerekir. Savaşlar ruhlarını ve amaçlarını buradan kazanır. Emperyalist savaşlarda, militarist ve faşist zihniyette kadın bedeni işgal edilmesi ve yok edilmesi gereken bir şeydir.

Egemen ideolojiler başta Milliyetçi ideolojiler, devleti “eril” olarak tasavvur eder. Toprak ve kadın ise dişildir.

“Namus” kavramı kadın bedeniyle imgelenerek biyo-iktidar aracı olarak ele alınır. Cinselliğin denetlenmesi bütünüyle iktidarlara verilmiştir.

Nazizm baş hukukcusu Carl Schmitt’in, “namus” kavramını bir toprak parçasına sahip olmak ile ilişkilendirmesi boşuna değildir.

Etimolojik olarak incelendiğinde ‘nomos’dan gelme namus sözcüğü aslında bir egemenlik alanı inşa eder, erkeğe bir kullanım-tahakküm yetkisi verir ve “erkeklik kültürünü” besleyerek yeniden ve yeniden üretir.

“Kadının bekçisi namustur” zihniyeti ile de her bir "yurttaşa" cinselliğin kullanımı ve denetlenmesi görevi verilmiştir. Bu görev bazen babaya, bazen erkek kardeşe, bazen kocaya, bazen mahalledeki herhangi bir erkeğe, bir bütün olarak da o ülkenin tüm erkeklerine bahşedilmiştir. Namus, dolayısıyla maldır, metadır.

Eril tahayyülde kadın, ikincil, tehlikeli bir varlıktır.

“Kutsal” ve “dokunulmaz” olduğu kadar “kirli”/kirletilebilir” bir varlıktır. Evet, gerçekten de diyebiliriz ki savaşın esas alanı, kadınların bedenleri ve yaşamlarıdır.

Uygarlık; hegemonik kültür, bir erkeklik kültürü olan tecavüzü mitolojik söylencelerle de normalleştirir ve günümüze aktarır. Zeus tarafından kaçırılarak tecavüze uğrayan Europa söylencesinde olduğu gibi... Tecavüz kültürü normalleştirilir ve meşrulaştırılır.

Çatışma ve savaş meydanlarında kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz de bir erkeklik kanunudur.

Kadınlığın inşası Antik dönemden bu yana, eril bir zihniyet ve heteroseksüel erkeklerin egemenliğiyle gerçekleşmiştir. Bu inşa sürecinde kadınlar ayrıca kültürel ve ideolojik saldırılarla boyun eğdirilen, itaat ettirilendir.

Kısacası iktidar ve hegemonyanın kendini yeniden ve yeniden üretmesi için kadınlara sadece şiddet uygulanmaz, aynı zamanda bu şiddet seyrettirilir. Bir nevi şiddetin pornografisi gerçekleştirilir. Şiddet sisteme içkindir, iktidar ve egemen olmanın şartıdır.

Kadınlar bir anlamda ‘ikame edilebilir araziler’ olarak fethedilen ülkeyi simgeleştirir ve savaşlar ilk olarak kadın bedenlerinde gerçekleşir.

Dünya tarihi kadınlara yönelik sayısız savaş suçu ile doludur. Yakın döneme bakarsak: Cezayir’de 1993-1998 yılları arasında 2.884 kadına cinsel şiddet uygulanmış, Liberya’da 14 yıl süren iç savaşta nüfusun %40’ı cinsel şiddetten etkilenmiş, binlerce Bosnalı kadın 1992 yılında Sırp askerlerin tecavüzüne uğramıştır. 1994 yılında Ruanda’da 500 bin kişiye tecavüz edildi.

2014’te DAEŞ’in Şengal’e saldırısının ardından Ezidi kadın ve kız çocukları “köle pazarlarında” satıldı.

Japon imparatorluk ordusu askerlerine “teselli kadınları” adı altında, Koreli kadınlar esir alınıp, sunularak sistematik tecavüze uğratılmışlardır.

Çin asıllı Amerikalı yazar Iris Chang’ın 1997 yayınlanan “Nanking Tecavüzü” adlı kitabının ortaya çıkardığı hakikatler ile birlikte, İnsan Hakları örgütlerinin çabalarıyla Japonya, Asya Kadınlar Vakfı’na 800 milyon Dolar ödemek zorunda kaldı.

Kadına yönelik taciz, tecavüz sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla, tarih yazıldığı günden beri bir savaş taktiği olarak kullanılmıştır. Ve kadınlara üzerinde politik, sosyal, ekonomik ve dinsel-inançsal tahakküm kurmak amacıyla devreye sokulmuştur.

Avrupa'nın sömürgeleştirerek kolonileştirilen topluluklara uyguladığı şiddet politikaları, aktüel olarak egemenler ve kapitalist devletler tarafından tüm dünyada (mikro ve makro ölçeklerde) savaşlar ile devam ettirilmektedir. Ve bu savaşların en masum ve savunmasız olanı çocuklar ve kadınlardır. Şiddet sarmalının içerisinde aynı süreğen kaderin öznesi durumundadırlar.

Günümüzde Suriye'de de Soykırımsal şiddet tüm acımasızlığı ile Alevi halkına yönelik devam etmektedir. Suriye’de Alevi halkı ve Alevi kadınları bir nevi ölümün ve şiddetin özneleri haline gelmişlerdir.

Byung-Chul Han, “Şiddetin Topolojisi” eserinde “Yeryüzünde kaybolmayan şeyler vardır. Onlardan biri de şiddettir” der.

Suriye’de cihatçı çetelere, emperyalist güçlerin iktidarı aleni olarak teslim edişiyle birlikte yeni bir vahşet süreci başladı. Artık Suriye bir yok ülkedir. CihatÇıların iktidarıyla çok dilli, çok dinli, çok kimlikli, halklar için demokratik ve özgür bir yaşamın inşası mümkün değildir.

Maalesef ama gerçek, Heyet Tahrir el-Şam’ın Suriye’de 8 Aralık 2024’te yönetimi ele geçirmesiyle birlikte Ülkedeki çeşitli etnisiteler ve başta Aleviler olmak üzere inanç grupları yaşamsal tehdit altında. Yaşanan Alevi katliamları söylediklerimizi erkenden doğruluyor.

Tüm dünyada güçler dengesinin değiştiği bir konjonktürün içindeyiz. Ukrayna’da savaş yeni bir momente giriyor, Ortadoğu’da başta Suriye ve Filistin olmak üzere önemli gelişmeler yaşanıyor.

Bölgede yeni jeopolitiğin egemen olduğu bir denklem kuruluyor. En çarpıcı gelişme Suriye’de yaşanıyor: Kurulan bu denklemde emperyalist güçler tarafından kravat takılan çetelerin bir siyasi özne olarak rol aldığı görülüyor, her ne kadar da kravat takılsa, kravatın iğreti durduğu, henüz işlemiş olduğu suçlardan yargılanıp beraat etmediği bir katilden bir kahraman yaratılmak isteniyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi verilerine göre Suriye'nin sahil bölgesinde 6 Mart'tan bu yana Alevilere yönelik Tartus, Lazkiye ve Hama bölgelerinde mezhepsel temellere dayalı bir kinin tüm acımasızlığı ile soykırıma dönüştüğü görülmektedir.

Sivil halka yönelik acımasızca saldırıların kadın, çocuk, bebek demeden şiddetin her geçen gün dozunun artarak devam ettiği bu günlerde tüm dünya gözleri kapalı, kulağı sağır ve vicdanı körelmiş olarak “Bilinçli Bir Körlük” hallerinde.

Suriye insan hakları kuruluşlarının verdiği bilgilere göre cihatçı çeteler Alevilerin yaşadığı köy ve şehirlere yaptıkları baskınlarda yüzlerce insanı vahşice katlederken kadınlara tecavüz ederek adeta kin kusuyorlar.

Cihatçı çetelerin kadınları ve kızları kaçırmakta olduğu haberleri de resmi kayıtlardan teyit edilmese de yerel haberler bu yöndedir. Kaçırılan insanların akıbetleri belirsiz olup, Ezidi kadınlara yaşatılanlar, kaçırılan Alevi kadınlara yaşatılacaktır.

Toplumsal belleğimizde “Kızılbaş Kadınlara Tecavüz Mubahtır” diyen Ebusuud Efendi'nin verdiği fetvalar tarihin kara sayfalarından bugün HTŞ'nin Suriye'de Alevi kadınlarına yönelik zihniyetinin kara dumanı değil midir?

Ebusuud’un fetvası açıkça İslam askerlerinin din adına Kızılbaş kadınlarına “tecavüzüne” olur vermektedir. Fetvaya göre Kızılbaş kadınlarının “ırzına geçmek” İslam askerlerine güç ve kuvvet verir. Böylece tecavüze uğrayan Kızılbaşlar da aşağılanmış olacaktır.

Irza geçmeyi, tecavüzü mubah gören bir ahlak ve bundan İslam için hayırlı sonuçlar çıkaran bir şeyhülislam. Kızılbaşlar Ebussuud’a göre her türlü eziyete, zulme layıktır.

Ve bugün Ebussuud Artıkları Suriye'de Alevi kadınlarına taciz, tecavüz, işkence ile katlettiği haberleri bizi kahrediyor ve vicdanımızı yaralıyor.

Evet, Suriye'de bir Arap İslam Devleti kuruldu. Anayasası İslam hukukuna göre oluşacak, İslamcı bir başkanı olacak ve tabii ki de erkekler tarafından yönetilecek.

Artık bu ülkenin kadim halkları ve inançları Dürziler, Kürtler, Hristiyanlar, Aleviler, Kadınlar ve Laik bir yaşamı savunan tüm halklar, ötekiler olarak damgalanacaklardır.

Butler, Kim İnsan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamın yası tutulabilir kılan nedir soruları ile hegemonik iktidarı sorgular.

Tüm dünyanın gözü önünde Alevi soykırımının gerçekleştiği şu günlerde bir masum bebeğin yaşam hakkı dahi Alevi kimliğinden dolayı yaşanılır sayılmıyor ve buna iktidarlar karar veriyor.

Aleviler Can kavramıyla ekolojik denge içerisinde, doğada yaşayan tüm canlıların koşulsuz Yaşam Hakkını kutsamıştır. İnsanlık Onurunun sınavdan geçtiği şu günlerde Alevilerin Yaşam Hakkını savunmakta tüm İnsanlığın vicdanının sorumluluğu içerisindedir.

Aleviler, Kırklar Cemi'nde bir üzüm tanesini kırka bölerek dem alan, birinin canı acısa, kırkının canı acıyan sevgi merkezli inanca sahiplerdir.

Bu felsefenin çocukları herkesi de kendi gibi görür ve bilir. Şimdi, Alevi Toplumu tek ses, tek yürek ve insanlığın vicdanının sesi olarak tüm dünyaya haykırıyor. Sesimize ses olun, acımıza ve mücadelemize ortak olun.

Çocuklarımız ve geleceğimiz için gelin bu karanlığı birlikte yok edelim.

İnsanlık bu vahşete karşı acilen harekete geçmelidir. Çünkü İnsan, eyleme gücüne ve konuşma kudretine sahip bir siyasi varlık, politik bir özne olarak bu soykırıma karşı vicdanın sesi olursa insan kalabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Zeliha Altuntaş Arşivi