
Suat Özdeş
240’ın kerameti
Üst kat komşum Deli Sibel’in gazabına uğradığımız bir haftayı daha geride bıraktık. Hani derler ya “kötü komşu insanı ev sahibi yapar” diye, Deli Sibel’le kocası Kel Tarık da galiba bizi ev sahibi yapmayı kafaya koymuşlar. Üst kata şöyle bir kulak veren herkes dünyanın bütün patlama ve çatlamalarını rahatlıkla duyabilir.
İnsanlar genellikle kariyerlerinin yükseldiği dönemlerde kamusal figürlere dönüşürler ama biliyorsunuz benim hayat çizgim biraz farklı seyretti, şöhreti emekli olduktan sonra yakaladım. O yüzden de yukarı çıkıp apartman içi bir sansasyon çıkaramıyorum. Gençlere örnek olmam gerektiği düşüncesini aklımdan bir türlü kovamıyorum. Anlaşılan bu gürültü fabrikasıyla daha uzun süre uğraşacağım.
Geçenlerde biri, eczanede Narin’e sormuş, benim yazdığım yerin adı niye 240’mış? Yani, neden 120 değil de 240? Ya da başka bir sayı. Hatta tam olarak demiş ki, “onları 240’ta tutan nedir?” Akşam Narin gelip bunu bana sorunca bilmediğimi çaktırmak istemedim, o yüzden araştırmacı-gazeteci pelerinimi kuşanıp bu bilinmezin peşine düştüm.
Gençler tutuklanırken gazetecilik yapmanın zorluğu
Bunu öğrenmenin en kolay yolu tabii doğrudan patronu arayıp sormaktır ama kendisi hâlâ beni bir yemeğe -bunca zaman sonra artık kahve kesmez- davet etmediği için iş başa düştü. Tabii şunu da söylemek isterim, yazarlar -böylece, “gazeteci”likten sonra “yazar”lık unvanını da kuşandım- kuş gibidir. Sıkarsan ölür ama bu kadar gevşek bırakırsan da uçar gider. Nedense halk arasında nedense bu metaforun ikinci kısmını kuş değil de ayı ile yaparlar: Ayı yavrusunu severken öldürürmüş. Aynı lafı Fransa’da Aragon başka türlü söylemiş: Ve kırar göğsüne bastırırken.
Değerli gazeteci dostum Bengü Şap Babaeker’e de açıp sorabilirdim. Ama o zaman benim dünyayı oturdukları yerden yorumlayanlardan -bu kişilere “armchair sociologist” deniyormuş- ne farkım kalır. Suat, dedim, seni anan bugün için doğurdu, sen bu gizemi çözersin. Önce, ebced hesabı bilen bir arkadaşımı aradım. Dedim şuna bir bakalım, aradığımız gizem karşımıza burada çıkabilir mi? Çıkmazmış.
240’ın kerametlerine dair başka yerlere bakındım. İşte gün 24 saat, 10 gün 240 saat. Ama buna da bir mana veremedim. 4 saat, 240 dakika. Eee? Araştırmacı-gazeteci yılmaz, vazgeçmez, pes etmez. Gerekirse kalkar arşivlere gider, muhataplarına ulaşır ama ne pahasına olursa olsun haberini delillendirerek yayınlar.
Yaşasın! Ertuğrul Özkök ile polemik yapacağım
240’ın başında “haber” olduğu için biraz da o şekilde aramaya başladım. Pek bir şey bulamayınca araştırmalarımı derinleştirdim ve tuhaf bir veriye ulaştım: Basın İlan Kurumu’na göre, bir mecranın gazete olabilmesi için günde en az 240 haber girmesi gerekiyormuş. Böylece, “240” ile “haber”in aynı anda geçtiği bir cümle yazabildim. Bunun bizim gazetenin adıyla bir ilişkisi olduğunu ispat edecek bilgiden mahrumum ama araştırmacı-gazeteciliğe bir katkı -ilk katkım- yapmış olmaktan ötürü de kendimi hayli mutlu hissediyorum.
Tabii bir müşterisinin Narin’e sorduğu soruyu burada yetkililere de iletmek isterim: Sizi 240’ta tutan neydi? Neden mesela 120 değil, illa 240? Ayrıca, günde bu kadar çok haber okumak iyi bir şey mi, ondan da emin değilim. Konudan uzaklaşacağım ama gerekli gereksiz birçok haberin gazeteleri doldurmasının sebebi acaba bu tuhaf kural mı? Bir kriter olması şart, aksi takdirde herkes kendini gazeteden sayabilir ama ajansların geçtiği pek de bir değeri olmayan birçok haberi yığınla okuyucuyu buluşturmanın mantığı nedir, çözemiyorum.
Velhasıl, yeni yıla büyük umutlarla, coşkuyla, mutlulukla giriyorum. 2024 benim için zor bir yıldı. Emekliye ayrılan herkes gibi Ege’nin bir köyüne yerleşmeyi usulen düşünsem de Haber240’tan aldığım teklif hayatımın yörüngesini değiştirdi. İlk defa maişet derdini bir yana bırakıp hayallerime ulaşma imkânına sahip oldum. Önümüz yılbaşı. Geçen yılın muhasebesini yapmak ve gelecek yıldan beklentileri konuşmak adettendir. Haftaya buradan devam ederiz.
Işın Eliçin’e not: Haber240’ta köşe komşusu olmaktan büyük mutluluk duyduğum değerli gazeteci ve televizyoncu Işın Eliçin’in hakkımda twitter’da sarf ettiği mültefit sözleri okumak beni ziyadesiyle müteessir ve memnun etti. Eş dost akraba ve eczaneye gelen hastalar -ve potansiyel hastalar, hastalık hastaları- haricinde, kamusal alanda biri benim yazılarımı ilk kez methettiği için kendisine medyun-u şükran olduğumu ifade etmek istiyorum.
Yazarlığa ısınmanın güçlükleri
Okuyucularıma not: Yazılara iliştirdiğim çizimler bana ait değil. Şimdilerde o da artık benim gibi emekli olan Ali Tuğrul Cengiz -tuhaf ama evet, adı bu, inanmayan olursa belgesini çıkarabilirim- adında bir ressam arkadaşım çiziyor. Ali Tuğrul’un esas mesleği diş hekimliğiydi. Narin’le de fakülteden tanışırlar. O çizimlerde seninle alay ediliyor, sen farkında değilsin diyerek bana “alık” muamelesini yapanlara anımsatmak istedim. Senelerin dostluğu var aramızda. Hiç bana öyle şey yapar mı?